Join for FREE | Take the Tour Lost Password?
Shop deviantART for the
holidays and save BIG!
Click here! :holly:
[x]

deviantART

 

Evrenin Sindirim Sistemi by ~rdxTP:iconrdxTP:



Elinde tuttuğu boş kupaya dikkatlice bakıyordu.
Zaten kupaları pek sevmezdi.
En azından elindekini sevmiyordu.
İçtiği çayın lekeleri kupanın iç yüzeyine tutunuyordu.
Günde dört çaydanlık dolusu içtiğini de düşünürseniz.
Şu an izlemekte bulunduğu manzaranın pek de iştah açıcı olmadığını fark edersiniz.
Bir de o kalıntılar içinden bir kaç dakika önce çay içtiğinizi düşünün.
Aslında kupanın dibinde hâlâ bir miktar çay kalmıştı ve karakterimiz Onur; çayı köküne kadar içen bir adamdı.
Ama çayın soğuk olmasının bu manzaraya eklediği depresyon bir yana; miktarının azlığı insana biraz daha mide bulantısı veriyordu.
Hani kupanın büyük bir bölümünü doldursaydı çay;
Lekelerin varlığını fark etmeyebilirdi.
Ama zaten dibinde olduğu için; hikayenin sonunun ne olacağı apaçık ortadaydı.

Tahminlerinizin aksine kupayı izlemesinin sebebi bu düşünceleri değildi.
Onur; fiilen çok tembel bir adamdı.
Tüm gününü aynı oda içinde aynı manzaraya bakarak geçirirdi.
Ürettiği bunun gibi düşünceler için kendini bile satardı aslında.
Sandığınızın aksine o bir yazar değildi.
Sanattan hazzetmezdi pek.
Sanata olan saygısını uzun süre önce kaybetmişti.
Bireysel bir önem yaratacak kadar bencil olmak istemiyordu.

Elbette ki hepimiz; onun şu an bulunduğu bilgi birikimine gelmesindeki en büyük etkenlerden birinin sanat olduğunu biliyoruz.
Ama o artık sanattan daha önemli şeyler olduğunu düşünmekte.
Bir müzisyen olsaydı eğer ki; beste yapmak dışında bütün erdemlere sahip olmak isterdi.
Müziğin lisanı ile insanın lisanının birbirini tamamlayan iki parça olduğunu düşünüyor diyelim.
Müzik onun için insanın kelimelere dökebileceği şeylerin ötesindeki duygu ve düşünceleri anlatma lisanıydı.
Haliyle onun söyleyebileceği bir iki kelime olduğunu biliyordu.
Fakat bu lisan, onun varlığı için pek de yeterli değildi.

Duyduğu sesin güzelliği değildi onun aradığı şey, anlamıydı.
Ve anlamlı olan her ses onun için güzel değildi.
Estetik kavramından kendini soyutlamak istiyordu.
Çünkü insan doğası gereği estetiğin bir seçim olmadığını düşünüyordu.

Belki yediremiyordu bunu, anlamak mümkün değil.
O kendini beslemek için, ona yiyecek verecek bir şey yaratmak istemiyordu.
Sanatçılık onun için bir boyaydı.
Bir yeri boyayarak kendilerini besleyen insanlardı.
O ise yemeğin kendisini yaratmak istiyordu.

Onur sizi duygulandıracak veya düşüncelendirecek şeyler söylemek istemiyordu.
O dünyada kişinin yalnız başına kendini yaratamayacağını düşünüyordu.
Ona göre söyledikleri ve yaptıkları sanat değildi.
Çünkü onun yapmaya çalıştığı şey, edebi olmak değildi.

Kullandığı cümleler dinleyenler için bir değer taşırdı genelde,
Çünkü kuracağı şeyler üstüne çok düşünürdü.
Açık söylemeliyim ki kendisi bu konuda ender rastlanır bir yetenektir.
İnattı işte, bu yüzden yalnızlığı seviyordu.

Sanatın varlığından hazzetmemesi inanılmaz ironikti;
Çünkü herkese göre bir sanatçı gibi düşünüyordu.
Ama o bunu kabullenmiyordu, üstlenmek istediği sıfat bu değildi.

Değerli düşünmeye çabalamasının sebebi bir şeyler yaratmak olmadığından böyleydi.
Bir şeyler yaratmaya ihtiyacı yoktu çünkü; bu yüzden onun varlığından haberdar olduğunuzu bilmiyor.
Güzel veya duygusal bir bütünlüğü simgelemek istemiyordu.
Tuhaf...

Söylemeye çalıştığı şey; o kelimelerin ötesine geçmek istemiyordu.
Çünkü sahip olduğu tek şeyin sözleri olduğunu sanıyordu.
Ve kendi karakterinin temelini buna göre kurmuştu.
O insan lisanını seçmişti; çünkü insanlığın ötesine geçtiğinde insan olmayacaktı.

Bir keresinde ona sanatın anlamını sormuştum.
Bana -sanat, yansıtıldığı kişinin duygusal ve zihinsel pozisyonunu; yansıtılmadan önceki haliyle bırakmayan her şeydir- demişti.
Bu mantıkla yaşama eylemi gibi aşırı temel şeylerin bile sanat olmadığını ve kendi karakteriyle çeliştiğini söylemiştim.
O ise -Elbette; ama ben herhangi bir şeye yansımak için yaşamıyorum. Bir şeyleri değiştireceksem; bunu başka bir şekilde yapmak zorundayım. Çünkü benim zincirlerimden kurtulmuş bir şeyin nelere sebep olacağını bilmem gerek-

Sanıyorum hâlâ Onur'un neden kullanmaktan sinir olduğu mavi kupasına dakikalardır baktığını bilmiyorsunuz.
Her ne kadar bu sabırsızlığınızı kabaca da bulsam (çünkü şu ana kadar geldiğimiz yolda durumu kavramak için düşünülmemesi gereken bir şey söylediğimi düşünmüyorum)
Sizi sıkmak istemem.
O yüzden kısa kesiyorum...
Onur'un çişi vardı, evet.
Bildiğin; sidik, idrar, limonatalı maden suyu.
İşemesi gerekiyordu ve o hayatını adadığı gözlemlerine öyle bir dalmıştı ki; yerinden kalkamıyordu.

Söylemeliyim ki yeniden yanıldınız; hayır gözlemleri sebebiyle değil, tam aksine yerinden kalkmak zorunda olması gözlemlemeye başlamasına sebep olmuştu.
Onur pis bir adamdı, kişisel hijyenden bir bok anlamazdı.
Ona göre onun vücudundan çıkan hiç bir sıvının ona zararı olamazdı.
Domuz gibi bi herifti anlayacağınız; uyurken ağzından salyaları akar, yüzünü doğru dürüst yıkamaz.
Saçlarını inadına kesmez, haftada bir duş alır. Ayda bir dişlerini fırçalar. Üç ayda bir kulaklarını temizler.
Vesaire; kasık kokusuna kadar gidebilirim yani.

Hmm nerde kalmıştık; hah. Onur kupanın içine işemeyi düşünüyordu.
O kupaya; kupada ona bakıyordu.
Kendisi için yeni bir iğrençlik sınırıydı bu.
Ama durumun manyaklığının sonuna kadar farkındaydı.
Anlamayanlar için; Onur iğrençti, geri zekalı değil.
İçinde bir yerde karakterinin bir parçası bu absürt duruma kahkahalarla gülüyordu.
O güldükçe kupaya daha düşünceli ve ciddice bakıyor, bu oldukça da durum daha komikleşiyordu.

Zaten kupadan çay içmekten nefret ederdi; odanın ışığının çaya yansımasından falan hoşlanırdı.
İşersem belki bunu kullanmamak için mazeret olur diye düşünüyordu.
Kendisinin neden böyle iğrenç bir şeyi gerçekleştirmek istediğini anlatabilmek için;
İnsanların sırf kurtulamadıkları bunalımsal sessizliklerinden kaçmak için rasyonel olmayan hareketler yapması örneğini düşünmeniz gerekiyor.

Karınızı aldatmanız, işi veya okulu bırakmanız, aşk için sizin kalbinizi kıracak birine kendini adamanız.
Bunun gibi bir durumdu işte bu.
Kendini geliştirerek tahmin edebileceği zihinsel bir paradoks içindeydi ve bunun için de böyle bir iğrençliği yapmaya razı gibiydi.

Ha bu arada, tüm bunlar olurken Onur'un testislerinin git gide daha dolmaya başladığını unutmayın.
Yani fiziksel olarak pek de rahat değildi.
Aslında düşünüyorum da... o hiçbir zaman fiziksel olarak rahat değildi.
Bu sebeple kendini dev bir makine içinde öğütülürken düşünürdü.
Durun; bu konu hakkında yazdığı bir şiir denemesi olacak:

"Benim hayatımı yanmakta olan bir vücuda sıkılan bir kurşun fitillemiştir.
O metal parçasının vücuduma soktuğu yaşamın itici gücü
Beni ışıldayan elektrik kablolarının düzenle gizlendiği bir makineye düşürdü.
Ve ben düşmeye devam ettim.

Düştükçe yolumu ifade eden makine eskimeye, mekanikleşmeye ve daralmaya devam etti.
Etrafımı saran dişliler git gide küçülüyor ve beni ezmeye çalışıyordu.
Baktıkça buradan aşağıya düşen ilk kişi olmadığımı anladım.
Duvarlara kazınmış bir cümleyi okudum.

Gözyaşları dışında her şeyin mantıklı durduğunu söylüyordu.
Haklıydı, gözyaşları mantıksız olduğu için ağlıyordum.

Makine daha da daraldı; artık sindirildiğim bu aygıtın ucundaki minik ışığı görebiliyordum.
Ama ne yazık ki ben yaklaştıkça o ışık büyümedi.
Çıkacağım yeri biliyorum; ama çıkmak için dönüşeceğim şey yaşamama izin vermeyebilir

Düşerken okuduğum bir cümle daha vardı.
-Hayat zaman ile bizi öğüterek saflaştırmaya çalışıyorsa, ben elemine edilen şeyin kötü yönlerim olduğunu nerden bilebilirim? İhtimal odur ki; bu yolculuğun sonunda ortaya saf elmas değil, bok çıkacaktır-
İşte bu aklıma takıldı; düşerken geride bıraktığım şeylerin yanlış olduğunu nasıl anlayabilirdim?
Sanırım bunu hiç öğrenemeyeceğim"

Gördüğünüz gibi, taptığı çay içeceğini tuttuğu kupaya işemesinin temeli buraya dayanıyor aslında.
O hayatın bağırsaklarından ne şekilde ve nereye çıkacağını merak ediyor.
Ve arada bir yaptığı gibi; bir geri zekalı gibi bunu kendi hayatıyla alakalı bir şeyle özdeşleştiriyor.
En azından bu seferki komik.

Birkaç saniye daha kupayı izledikten sonra yüzünde şirin bir gülümsemeyle kalkıp tuvalete gidiyor.
Ve kendi kendine söyleniyor...
..."biyere kadar abi."
©2009 ~rdxTP
:iconrdxtp:

Author's Comments

Aslında bunu yazmaya başlamam çok ani oldu; ilk başlarda hikayenin içindeki makine üstüne uzun, karanlık ve kanlı bir şeyler yazmaya karar vermiştim. Ama sonra bunun çok fazla kapalı görüşlü olduğunu ve okuyana tek sunacağı şeyin zaten farkında oldukları hakkında bir başka duygu açısı olduğuna karar verdim.

Bu ders-öğretmen anlatımına karar kılmam da biraz komik; fark ettim ki hayatımda hiç diyalog yazmamışım. Bunun başına oturduğumda yeniden birinci şahıstan yazmamak için böyle bir şey yapmaya karar verdim.

Aslında öğretmenin ana karakter hakkında kişisel görüşlerini içeren bir paragraf daha yazacaktım ama, anlatmaya çalıştığım şeyi göze sokmamaya karar vererek damdan düşer gibi bitirdim.

Bu yani; çay candır.

Comments


love 0 0 joy 0 0 wow 0 0 mad 0 0 sad 0 0 fear 0 0 neutral 0 0
No comments have been added yet.

Details

October 15
13.0 KB

Statistics

0
0
29 (0 today)
0 (0 today)

Share

Link
Thumb

Site Map